Hayalet Oğuz – Tezer Özlü

Hayalet Oğuz, Oğuz Halûk Alplaçin ve Mine

 

O Pera’daki Hayalet

       “Hiçbir gece yeni değildir bir öncesinden biliyorum
Gürgen kapılarda hasta bir güneş eskisi bekliyor
Ve yetmiş iki diliyle konuşan gece milletinin
Vildan’ın vurulmuş iki yıldız gözleridir
Ormanlık yeşillerden içeri geçiyorum birden
Bir -matisse siyahından- içeri geçiyor Yılmaz
Tel tel uykular ağrıyor beynimizde”

   Yetmiş iki dili vardır gecenin ve yetmiş iki farklı türde insanı. Her gece yine de eskisidir bir öncesinden ve her gece hüznünü taşır bir öncesinin, derdini taşır, kederini. Her gece uykusuz kalırız, biliriz, her gece aynı yeşillerden ve aynı matisse siyahlarından geçeriz. Ama hep aynıdır yine bize gecenin dili, derdi. Yetmiş iki dilin yetmiş ikisinin içinden hep aynısı denk düşer yaşama borçlandığımız şu kör, ışık geçirmez haneye. Hep aynı derde içilir birbirinin eskisi şu gecelerde, hep aynı kedere…

 

  “Bir öykü de Demirtaş Ceyhun’dan:

  ‘Metin Eloğlu’nun sergisine gitmiş, bir resmi beğenmiş. Almaya kalkmış. Cebinde kaç parası var, çıkarmış. Kaporo olarak bırakmış onları, adını da resmin altına yazdırmış. Ne ki, bir daha uğramamış sergiye. Metin dert yanıp duruyordu rastladığı kişiye. Hem parasının gerisini ödeyip resmi almıyor, hem de satılmasını engelliyor, diyordu. Bir gün yakaladı Oğuz’u. Bir öfke , bir hışım… ‘Ulan, resmin parasını getir, al’ dedi. Oğuz o çelebi haliyle, gayet sakin ‘Alacam.’ dedi. ‘Yalnız bekle biraz… Hele resmi asabileceğim bir duvar bulayım.’
Kendine ait bir duvarı bile olmadı ömründe…”

Yeteri kadar ahkâm kesip, dil döktükten sonra gelelim Hayalet’e, bilinen ismiyle Oğuz Halûk Alplaçin’e. Hayalet Oğuz, bir dönemin ve döneminin bir grup insanının ve sanırım gelecekte başka insanların da hayatının içinden geçecek bir adam. Tıpkı tüm hayaletlere atfedildiği gibi, içinizden geçip hiçbir iz bırakmasa da tüylerinizi ürpertecek bir adam. Soyu, sopu, kimliği, kimsesizliği bile olmayan bir adam. Varlığı da yokluğu da 46 kilosundan başka da bir şey olmayan bir adam. Yaşadığı her dakikaya belki bir meyhanede kalkan bir rakı kadehi sığar, belki çevrilmiş birkaç polisiye roman cümlesi ya da belki evlerinde gecelediği insanların ona dair bitmek bilmez hikâyeleri…

 

  “Oğuz’un çok güzel, neredeyse kitap adı gibi ‘Eğlentili Bir Gömme Töreni’ oldu. Mezarına sahip çıkacak bir hısmı bulunamadı. Yanına kimse gömülmesin, mezar cemaatın olmasın diye, tapusu Sinematek Derneği adına çıktı. Oğuz’un çok güzel bir mezarı oldu. Üzerine açık leylak rengi kır çiçekleri diktik. Mezarlıklarda ekmek paralarını çıkaran çocuklar da bol su döktüler. Toprak canlandı. Güzel koktu. Çelenklerini üst üste yığdık. Çocuklar gene diri gonca gülleri suladı. Görevimiz bitmişti.
Otuz kadar yakın dostu Krepen Pasajı’ndaki Neşe Meyhanesi’nde oturup, onun anısına yedik, rakı içtik, üstelik iştahla yedik. Akşamüstü aşuresi bile pişip geldi.
Beyoğlu’ndan uzaklaşırken biraz sarhoş ama çok üzgündüm.”

Tezer Özlü

Yorum bırakın