İçKapak

İletişimin Güçlükleri Üzerine Yerli Yersiz Sözler

Sağlam bellediğimiz bir takım temel  “düşünce”lerimiz vardır; yıllar boyu düşünce, inanç, bilgi yapılarımızı bu temeller üzerine kurar dururuz.

                Ama bunların da altında, “düşüncemsi” adını vermekten başka çıkar yol bulamadığım bir takım öğeler var sanıyorum. Bu “düşüncemsi”leri anlatmak için şöyle diyeceğim: Bunlar, bilgilerimizin, inanç ya da düşüncelerimizin temelini oluşturduğunu bildiğimiz ana düşünceler değil; ulaşılması kolay sayılabilecek bu bildiklerimizin de altında yatan, o temellerin temeli olan birtakım öğelerdir. Düşünsel davranışlarımızı en çok belirledikleri zaman bile varlığını usumuzdan geçirmediğimiz, “kendimiz”den ayırt etmediğimiz, düşünüş biçimimizi eşlemeği iş edinmedikçe belki bir yaşam boyu farkına varamayacağımız birtakım ana gerçekler; ham topraktan seçilmesi güç, parça parça birtakım çekirdekler…

 Yaşadıkça, görüp geçirdikçe, bunları önce sezmeğe,  sonra da azar azar, seçmeğe başlayabiliriz. Bunları biraz daha iyi kavramağa çalışınca da, sağlam sanıp üzerine, o güne değin, neler neler kurduğumuz temellerin, yer yer, sarsıldığını duymayışımıza şaşmamalı.  O “neler neler”i kurarken okumuşluğumuzun, düşünürlüğümüzün, aydınlığımızın en incelmiş yöntemlerini, tekniklerini, aletlerini kullanmış, işi sağlam tutmuşuzdur ya, bunların en altındakini, yani kendimizden ayırt edemediğimizi araştırmak, usumuzun köşesinden bile geçmemiştir çoğu zaman. Ansızın, o sağlamlıkların altında, dayanağını kolay kolay bulamayacağımız birtakım çocukça “kesinlik”ler, nerden edindiğimizi kestiremeyeceğimiz birtakım “ilksel” kavramlar buluruz karşımızda. (Nasıl yürüdüğümüzü, nasıl soluk aldığımızı, başarıyla (?),  eksiksizce (?)  anlayıp anlatabilir miyiz? Yürümemiz bozulunca,  solumamız güçleşince farkına vardığımız birtakım şeyler vardır.  “Düşüncemsi”lerin farkına varmak için de,  galiba, kimi ilişkilerin aksaması gerekiyor.)

                “Başka türlü düşünmek olanaksız” diyerek boğuntular geçirdiğimiz bir anda, karşımızdaki başka türlü düşünebiliyor,  söyleyebiliyorsa; bu başka türlülük de,  “düşünce ayrılığı” diyebileceğimiz her şeyin çok ötesinde, bizim düşünemediğimiz  bir “buluş” olmanın çok ötesinde,  “düşünülmesi olanaksız”  demekten başka bir şey bulamadığımız bir biçimde ortaya çıkıyorsa, bu sarsılmayı, dağılmayı yaşıyoruz, donakalıyoruz demektir.

*

Türkçenin kimi şeyleri dile getirmekte güçsüz (sınırlı, başarısız, olanaktan yana yoksul v.b.) olduğunu söyleyen “aklı başında” aydınlarımız o kadar da az değildir.  (“Aklı başında” olmayanlarla “bilisiz” leri hiç katmayalım hesabımıza.)  Bu çeşit savlar, Türkçeyi sevenleri incitir.  Savı ortaya atanları da, incinenlerin de  yanıldığını, söyleyebiliriz: Türkçe, yeterince gelişmemiş, ya da, sevdiğimiz için, kendisinden umudu kesmeye kıyamadığımız bir delikanlı değildir ki!

                Ama biraz başka bir açıdan düşünülürse, savı ortaya atanlar da haklı görülebilir,  incinenler de:  Berikiler, şu anda, Türkçenin anlatım olanaklarının (belli bir erk-söylem açısından) yetersiz olduğu gözleminde bulunuyorsa,  haklı olabilir;  ötekiler de incinebilir çünkü  Türkçenin yetersizliği  gözlemlenip söylemekle ortadan kakmaz;  bu yetersizliğin giderilmesine çalışılması gerekir.  Yetersizliği gördüğü halde bunu yeterliğe dönüştürmek için uğraşmayan kişi bu işle kimi “görevlendirmektedir” acaba?  Sorulmaz mı bu soru?

                 Dili durmadan kurmak zorundayız. Yaşamla, düşünceyle sürekli bir etkileşim içinde olan,  var ettiğimiz, bizi var eden bu aracı, durgu durak bilmeden kurmak zorundayız.  Bilmek ile yetinmememiz de bundan.

                Dil yalnız bir kurallar dizgesi, daha doğrusu, belli kurallar uyarınca oluşmuş bir dizge değildir; bir esneklikler dizgesidir de: Bu esneklikler, kuralların yanısıra  gelişmiş bir  “kaçamaklar”  dizisi değil ,  bu kuralların öbür yüzüdür,  bu kuralların getirdiği olanaklardır.  Kurallar bilinebilir,  esneklikler i se  araştırılabilir, aranır, bulunur. Her buluş yeni bir kural öğesi oluştururken yeni bir olanak hazırlar. Kurmak dediğimiz,  işlemek dediğimiz bu!

                Ama bunu söylersek, ardından bir çok şey daha söylememiz gerekecektir.

                Örneğin, söylemin taşıdığı öğreni payı arttıkça, bu söylemin anlaşılması, yorumlanması, anlamının kurulması da , elbette, güçleşecektir. Bildik öğelerin oranı azaldıkça bu duruma girmek doğaldır.

                Terimler, belli alanların gerekesettiği, ya da, gereksediği öğeler olarak yaratılır.  Bu yaratım da da, kurallarla esneklikler “belirleyici/olanak yaratıcı” olur. Ancak terimler, gereksendikleri ölçüdür, bildik olmayan “düşünme/dile getirme” kalıplarının öğeleri olacaklarından,  yaratılan terimle birlikte  bu kalıpların kullanım kiplerinin de yaratılması gerekir. (Birtakım yeni sözcüklerin, terim olmayan sözcüklerin yaratımı da buna benzer sorunlarla bir arada ortaya çıkar.) Bu yaratım, verici-alıcı ilişkisini elbette etkileyecektir.

Eleştirel davranışın sürekliliği gereklidir ama bu davranışın nereye, neye yöneltileceği de, sürekli bir eleştirel davranışın belirleyeceği bir karar olacaktır. Değirmenlerle mi savaşılacaktır, canavarlarla mı, bilmez olursunuz bu noktayı gözden kaçırırsanız.

Anlama alanlarının, uzmanlık alanlarının, bilgi alanlarının çeşitliliğini yadsımak güç olsa gerek.  Her türlü iletişim çabası (ya da iletişim isteği gibi görünen her davranış)  karşısında, “bu adam,  bu sözleriyle (ya da yazısıyla) bir şeyler söylemek istiyor olsa gerek” varsayımıyla  ilgi gösterebiliriz;  temel varsayımlarımızdandır bu.  Öyledir ama, her söyleneni her dinleyenin (ya da okuyanın) anlaması  gerektiği pek sağlam bir varsayım değildir sanırım. Her söylediği ya da yazdığının anlaşılması gerektiğini sanan adamın durumu da bir tür aymazlıktır…  İlgiden, istekten başlayarak bilgiye, görgüye uzanan  bir çok etmen, bu “anlama” yı  kolaylaştırır ya da güçleştirir, olanaklı kılar ya da engeller.

                Çok yadırgadığımız terimlerle ısırgana dönüşen bir uzmanlık alanında bir metni belki okumağa bile kalkmayız, anlayamayacağımızı baştan kabul ederiz.  (Oysa terimleri öğrenme sıkıntısına katlandığımızda kimi ilişkileri çok kolay kavradığımızı görebiliriz kimi zaman.)  Buna karşılık, terimleri  günlük dilin sözcüklerini andıran kimi alanda ,  o terimlerin “özel anlam yükletilmiş”  sözcükler olduğunu bilmediğimiz için, anlamamız gerektiğini düşündüğümüz şeylerden bir anlam üretemeyişimize çok kızarız.  (Unutmayalım, karşımızdakinin “bir şeyler anlatmak istediği”  sayıltısıyla yola çıktığımız kadar, kedimizin de “anlayacağımız”  sayıltısıyla yola çıkarız. “Ben bunu anlayamam belki”  ya da” bu benim anlayacağım bir şey değil galiba”  diyebilmek, “ben her şeyi anlarım”  demekten öte bir adım atabilmiş olmaktır.) “Ben her şeyi anlarım” sayıltısıyla yola çıkanlar yalnız çocuklar olsaydı,  durum daha iç açıcı olurdu ya, donatımlarının kendilerini  her şeyi anlar kılacağını düşünen olgunlarla okumuşlar, bir şeyi anlamadıklarını söylerken kızmakta,  , kendilerine bu anlamadıkları sözleri, yazıyı sunanlara kızmakta haklı değiller mi? Hele bu sözler, bu yazı,  günlük dilin öğeleri, kalıplarıyla örülmüşse?..

                Bu sözlerde, bu yazıda, anlaşılmayı güçleştiren, ya da olanaksız kılan bir eksiklik, bir sakatlık bulunması olasılığını göz önünde bulundurmak gerekir elbette!  Ama anlamadığı için kızanların göz önünde bulundurmadıkları bir nokta var, sanıyorum:  Donatımları onları her şeyi anlar kılmaz; olsa olsa, pek çok şeyi anlayabilir kılar. Peki sade suya bir şey söylediğimi çok iyi bilerek söylüyorum: Bu donatım, onları, bildiklerinden yola çıkarak bilmediklerini öğrenmeye yatkın kılar;  o kadar. Yoksa hangi donatım, hem her bildiği kuşatabilir, hem her bildiğin yol açabileceği her sonucu, her daha-bilinmeyeni $ bildik kılabilir ki?

                Yaratımın payından söz ediyoruz.  Her şeyin her zaman aynı biçimde görüleceği, algılanacağı,  yorumlanıp anlaşılacağı, her zaman aynı dilsel kalıplar içerisinde dile getirileceği, herhangi bir şeyin değişmeyeceği düşüncesinde değilseniz,  iletişimin her zaman kolay olacağı beklentisiyle yaşamağa da kalkışamazsınız.

 Ne Kitapsız Ne Kedisiz – Bilge Karasu

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: