“Dostlarım Üzerine” Diye Söze Girişerek

İçKapak002(…)

Ama bunca çene kavaflığımız, belli bir yere, bir noktaya gelmek istediğimizden… 

                Dostlarıma, (şu anda) dost dediğim birkaç kişiye kurup sürdürdüğümüz, geliştirip değiştirdiğimiz ilişkilere bakıyorum.  Bir nokta çok önemli: “Dost”larım olsun, “ben”  dediğim kişi olsun, tek başına varlıklar, bağımsız kişiler değil bu çerçeve içerisinde .  Dostlarımın iyi (ya da huysuz), benim maymun iştahlı (ya da vefalı) insanlar olmamız türünden  nitelemelerin de yeri değil burası.  Yani kişi, kişilik, nitelikle uğraşamıyorum. Konu, ilişkinin kendi.  Kişiliği, ilişkiler arasında (bu ilişkiler ayrı ayrı birimler olarak ele alındığında) görülebilecek, varsayılabilecek,  gözlemlenebilecek bir “değişmez” olarak tasarlayalım, canımız çok istiyorsa. (Hoş, bu “değişmez”in  değişkenliği üzerinde ayrıca durmak gerekir…) Ama belli bir ilişkide (gene, kolaylık olsun diye,  ikili bir ilişki birimini göz önünde tutuyorum) bu “ilişki”ler, ilişkinin ırasını oluşturmak üzere (ya da, oluşturacak biçimde), öğelerinden kimin ya da bir çoğunun çok özel bir yeniden –bireşimi süreci içine girer (ya da, içindedir).  Bunu böyle söylemek,  şöyle bir şey demeğe varır: Kişilik, “değişmezlği” içinde,  her ilişkiye göre,  değişik bir kalıba girer, her  ilişkiden değişmiş çıkar… “Öğelerini çok özel bir yeniden – bireştirme” durumundaymış gibi görünmeyen “kişi”liklerin kurduğu ilişkilere ne diyeceksin?  Denir şimdi bana. Evet, öyle bir şey varmış,  olabilirmiş gibi görünüyor.  Örneğin pek başarılı “ ilişki ustaları” yetiş/tiril/ebiliyor çağımızda;  bunlar uluslararası firmaların, kuruluşların en önemli kişilerinden biri, birkaçı haline gelebiliyor.  En değişik durumlarda en değişik kimselerle oldukça yakın, sırasında  pek yakın  ilişkiler kurabiliyorlar. Sanırım, önemli olan,  kendisiyle ilişkiye girdikleri her kişiye bir “özel”  ilişki içerisinde  bulunulduğu duygusunu verebilmeleri.  Bunu, karşılarındakine daha büyük bir yük  yükleyerek,  yani kendilerinden “özel bireşim”  çabasını en aza indirerek yapıyor olabilirler. Ama yaptığı işin insanda,  az ya da çok , bir “çarpıtma”ya yol açtığını kabul  edersek, bu kişilerin, iş ilişkileri içinde oldukları kimselerin yanı sıra, zamanla,  eşleri dostlarıyla da öyle bir ilişki kalıbı yaratıyor göründükleri,  “değişmez” bir kişiliğin  her ilişkide aynı niteliklerle  insanların karşısına çıktığı duygusuna kapılabiliriz ya, takınılmış bir  “kişiliğin”,  zamanla,  “oldurulmuş”  bir kişiliğe benzeyebileceğini,  dönüşebileceğini de düşünebiliriz.  İş ilişkilerinin  her “özelleme”si  de bir özel bireştirme gerektirmez mi?

                Bu durumda kimi ilişkinin daha büyük çapta  bir özel bireştirmeye  götürdüğünü varsaymakla yetineceğim.

                Üzerinde durduğum, iki kişinin (örneğin), ilişkilerin de, kendi açılarından kurabilecekleri iki “iç denge”  dışında, kişiliklerinin öğelerinde özel bir yeniden –bireştirme işlemlerini  (belli bir ilişkinin gereği,  sonucu olan bir yeniden- bireştirme işlemini) başararak kurdukları ilişkiler (kişilikler) arası dengeydi.

                Öyle bir denge ki, karşılıklı devinimlerin  sürekli olarak yarattığı her değişikliğin  ardından yeniden kurulabiliyor;  sürekli bir yaratılış, oluşturulma durumunda olabiliyor…  Ama bu sürekli devinim, bir ana çerçeve içerisinde yer alır sanıyorum:  İlişkinin başlarında saptanmış,  ya da zamanla geliştirilip bir karara vardırılmış bir “rol dağıtımı”nda  biçimini bulan, belli bir karşılıklılığı (daha doğrusu, karşılıklılık türünü) sürdürmek için yaslanılan bir çerçevedir bu.

                Bu çerçeve, değişik nedenlerle, ya da değişik devimler, adımlar,  yönsemelerden ötürü ortaya çıkan değişikliklerin sindirilip  özümlenmesini sağlayarak ilişkinin “sürekliliği”ni yaratır;  ya da, bir noktada,  bu özümseme  artık başarılamaz, çerçeve kağşar, çatlayıp kırılır,  denge bozulur,  dostluk ilişkisi değişir.  İlişkinin, başka bir ad taşıyabilecek kadar değişmiş bir durumda  sürüp gittiği de görülebilir bundan sonra,  bütünüyle bozulup yok olduğu da…

*

İki insanın “anlaşması” , dostluğun temel öğesi sayılagelmiştir. Ne ki, “anlaşmak”, çok değişik şeylerin ortak adı olabiliyor.

                Birbiriyle çok az konuşarak,  bakışmakla yetinerek –neredeyse!-  anlaşanlar olduğu gibi, durmadan çekişerek, birbirine takılarak,  birbirini eleştirip yererek, tek yönlü ya da karşılıklı bir saldırganlığın yırtıcılığa dönüşüvereceği noktanın kıl payı berisinde kalarak anlaşanlar da var;  biri ötekinde sonuna dek eriyerek, ya da biri ötekini sonuna dek  soğurarak anlaşanlar da var.

                Bu “anlaşma”ların hepsi, özde, bir “onaşma” olsa gerek. Karşıdakinin şu ya da  bu haliyle,  olduğu, olabileceği gibi, olmak, görünmek istediği gibi kabul edilmesi…  İlişki kurulurken, şu ya da bu nedenlerden ötürü, karşılıklı olarak şu yada bu nedenlerden ötürü, karşılıklı olarak şöyle yada böyle olmağa (davranmağa, görünmeğe) karar verilmiştir; ilişki biraz olsun süreklilik kazanabilmişse, bu “roller” de benimsenmiş demektir.  (kimi durumda, bu “benimsenmiş rol”den ötürü, kişi, kişiliğinden özgecide bulunduğu duygusuna kapılabilir. Ne ki ilişkinin bu özgeciye değdiğini düşünüyorsa,  bu kişi, kendiyle bir uzlaşmaya varabilir. Bu duygudan vazgeçmiyor, unutmuyor ama unutmuş gibi davranıp onu –bilerek-  bir köşede tutuyorsa, duygusuna  “dondurma”  işlemini uyguluyor demektir.  Dondurulmuş duyguların kokusu çıkmaz ya, dondurmaktan vazgeçmeyegörün, kokuları yeri göğü tutar!..)

                İki  insanın anlaşması için gerekli görülen koşullarda, bir takım “çıkışma”ların değişik adları…  Kimi  (alabildiğine değişik olabilecek) toplumsal etmenleri öne çıkarır,  kimi yaşı,  kişiliği, kimi benzeşmeyi, kimiyse… benzeşmemeyi! Kimi, “şu durumda bu, bu durumda şu” der; kimi, çekişmeden sonraki anlaşmayı sınamış sayar,  kimiyse en ufak bir çatışmanın bile onulmaz yaralar açtığına inanır.

                Yani, şu ya da bu türden bir çakışma üzerinde durulur her şeyden önce.  İrdelemelere girişenler, bu çakışmanın öğelerini, ya ilişkiye giren kişilerin tek tek kişilikleri,  “getirdikleri”,  “beklentileri” açısından ele alırlar, ya da,  daha karmaşık çözümlemelere girişerek, “karşılıklılık”  içerinde  düşünce üretmeye çalışırlar.

                Ancak, bu işler yapıla dursun,  “inanç”lar da  -inceden inceye- işe karışıvermiştir, hem de çoktan karışıvermiştir!  “İnanç”lar, şu ussallaştırıp uslu kılmağa çabaladığımız, inceleyip irdelediğimizin ne kadar dışında kaldığına çoğu zaman dikkat edemediğimiz “inanç”lar…

 Ne Kedisiz Ne Kitapsız – Bilge Karasu

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: