Kategori arşivi: Köşe Yazıları

Size dayatılan gerçek değil!

Movie Film StripSon-Kedi

Bilge Karasu’nun ‘Ders Notları’

Bilge Karasu İmbilim

kediKırık Link

Leyla Erbil’in gözünden Tezer Özlü

tezer özlü
TEZER Özlü, 10 Eylül 1943, Kütahya‘nın Simav ilçesinde doğmuştu, 18 Şubat 1986‘da, İsviçre‘de Zürih‘te öldü.      Onu “Türk edebiyatının mahzun prensesi” diye andılar.
İlk kitabı 1963’ten itibaren dergilerde yayımlanan öykülerinden oluşan Eski Bahçe’dir. (1978) 1980’de ilk romanı Çocukluğun Soğuk Geceleri yayımlandı. Kendisini derinden etkilemiş üç yazar olan Svevo, Kafka ve Pavese‘nin izinden giderek yazdığı ikinci romanı 1983’te Auf den Spuren eines Selbstmords (Bir İntiharın İzinde) adıyla yayımlandı. 1983 Marburg Yazın Ödülü’nü kazanan kitap, yazar tarafından Yaşamın Ucuna Yolculuk adıyla Türkçe olarak yeniden yazıldı, 1984’te basıldı. İlk öykü kitabı Eski Bahçe ölümünün ardından, daha sonra yazdıklarıyla birlikte Eski Bahçe-Eski Sevgi 1987’de okurla buluştu. Anlatılarından bazı parçalar ise Kalanlar (1990) adlı bir kitapçıkta toplandı. Bu kitaptaki Almanca yazılmış metinler Sezer Duru tarafından Türkçeye çevrildi. Özlü’nün yayımlanmamış senaryosu Zaman Dışı Yaşam da yayımlandı.
Tezer Özlü’den Leyla Erbil’e Mektuplar’ın başında Leyla Erbil, Tezer’le ilgili yargılarını yazmıştı . Kısa bir bölümü Tezer’in anısına saygı, Leyla  Erbil’e sağlık dileklerimle alıntılıyorum:
“ (…)Tezer Özlü’nün yaşamı acıyla, ölümle, intihar duygusuyla, canlılık ve yaşam tutkusuyla iç içeydi. Almanca kaleme aldığı ve ilk adını Bir İntiharın İzinde koyduğu Yaşamın Ucuna Yolculuk(u), yazarken, kendi hayatının da ucuna, son yolculuğa çıkmakta olduğunun bilincinde miydi, bilemiyorum. Tezer’in intihar etmediğini, yaşama, kızına, dostlarına, eşine ne denli bağlı olduğunu bilmeme karşın, ölmeye hazırlandığını seziyordum! (…)
Acılardan söz ederken şunu da eklemeliyim. Sevgili üç yazarının, İ. Svevo, E Kafka, C. Pavese’nin yaşadıkları, acı çektikleri, öldükleri yerlere onu çeken de sanki yakın sonunu onlarda seyretmek, kendi acılarını onların acılarında soğutmak, onların acılarını kendininkilerle avutmaktı.
İnsanlara olan sevgi ve saygısını onların yaşamdaki bahtsızlıklarına isyan ederek de göstermiş ve bu son kitabını hemen hemen ayakta, on beş gün içinde, durmak uyumak bilmeksizin, adeta canına kıyarak, ama tertemiz yalın bir dille, bir biçemle gerçekleştirebilmişti.
Burada yazınsal düzlemde ilginç olan şey, yazarın metinler arası ilişkilerdeki özgünlüğü olmaktadır. Bu ilişki şimdiye değin izlediklerimizden farklıdır.(…) Tezer Özlü, kendi olmayı hiç reddetmeden, kendi ruhundaki acılardan taşarak akraba acıların dünyasına ulaşmaktadır. Bu ise küçümsenecek bir nitelik değildir, kalıcıdır.”
Kaynak Evrensel Gazetesi – Sennur Sezer – 19.02.2013

kediKırık Link

Torino’ya yolculuk ve Pavese’nin Yaşama Uğraşı (DENİZ BİLGİN)

577407_453726817976437_1969686291_n-6EA0-846D-F82F
Bir kadın, mısır tarlalarının arasında Torino yönüne giden trende, dünyayı kavrayışına yol açan yazarları düşünüyor. Hiçbir yere bu kadar istekle gitmemişti. Trenin hareketlerinin oluşturduğu rüzgara bırakıyor kendini. Sonra ayağa kalkıyor, daha iyi görebilmek için ardından gittiği adamın yaşadığı yerleri. Anlattığı tepeleri, üzüm bağlarını, yağmuru, gökyüzünün gürlemesini, eski yapıları, ağustos böceklerinin ötüşünü düşünüyor. Kendisiyle sohbet etmeye çalışan adam ile, O’nun kitabında anlattığı yalnız kahramanlardan birine rastladığı duygusuna kapılıyor. Bu kadın Tezer Özlü, ardından gittiği adam ise İtalyan yazar ve şair Cesare Pavese.
Torino sokaklarında O’nun izi
Özlü, 20. yüzyıl edebiyatının önemli isimlerinden Cesare Pavese’yi daha iyi anlayabilmek ve hissedebilmek için yaşadığı yerleri tek tek adımlıyor. Hayatı yalnızlıkla geçen Pavese’nin dostlarından marangoz Nuto’yla, Pavese’nin kızkardeşi ve onun kızıyla, Pavese’yi konuşur.
Torino’nun sokaklarını arşınlıyor, Pavese’nin betimlemelerinden tanıdığı sokakları; Einaudi Yayınevi, Platti kahvesi ve Otel Roma’yı… Ardından Pavese’nin doğduğu S. Stefano Belbo’ya gidiyor. Nuto’nun marangozhanesi hala yerindedir. Bir duvarında Pavese’nin portresi, altında ise kitaplarının dizili olduğu raf. Nuto, Schubert’in Ave Maria’sının notalarını işlerken, “Pavese, Vivaldi ve Beethoven’ı severdi” diyor. Tezer Özlü ise, “Pavese’nin düşünsel işlevinde, Nuto’yu kendisinin bir el işçisi olarak gördüğünü ve belki de bu nedenle, günlüğüne ‘Yaşama Zanaatı’ adın verdiğini düşünüyorum” diye mırıldanıyor.
Yazdıklarından Özlü’nün her anını, Pavese’yi ruhunda hissedercesine yaşadığını anlıyoruz : “Bu bahçelerde yeniden bulduğum, dolayısıyla yaşadığım, yalnız onun melankolisi, onun mutsuzluğu, onun yalnızlığı değil. Bu ağaçlar, yeşilin bu bırakılmışlığı, bugün de aynı o zamanki zamansızlığında duran, bekleyen, yitik zamanı bekleyen bu yeşil, şimdi de, o zamanki gibi bunaltıyor, bunaltıyor, bunaltıyor. Yazının, yaşamdan daha canlı bir olgu olduğunu ve yaşamdan taşarak oluştuğunu da burada kavrıyorum. Bir iç savaşta ben de tıpkı Pavese gibi kaçıp tepelerime sığınırdım. Çevresini şiire dönüştürmek için dünyaya gelmiş bir adam Pavese.”
“Ancak uzun acılardan, uzun susuşlardan sonra ortaya çıkacak önümdeki günlerin nasıl olacağı. Yeni değerler, yeni bir dünya buluncaya kadar şaşkın, belirsiz ve karanlık bir dönemin geçmesi gerekiyor. Yirmi yaşlarıma tek üstünlüğüm edindiğim ustalık ve içgüdüsel sezgim olacak. Bu durumun elverişsiz yanı ise, aylarca sürecek acılar ve insanı tüketen yorgunluk.” (C. Pavese)
***
Bu yazının geri kalanını okuyun

Ama Senin… Cemal Süreya Tomris Uyar Aşkı !


Cemal Süreya, Tomris Uyar ve Yusuf Atılgan.

Cemal Süreya ile tutkulu bir aşk yaşamış; ancak pek uzun sürmemiştir. Tomris, Cemal Süreya ile biten aşkının ardından şu cümleleri söylemiştir; “Beni bıraktı ama rahat edemedi. Ona göre bana sahip olunamazdı. Senden ayrıldığım anda, senin hakkında, hikayen hakkında sevdiğimi belirtecek hiçbir şey söylemeyeceğim, benim ağzımdan kimse duymayacak, dedi ve doğrusu hiç yazmadı.” Aslında bir çok mektup vardı yazılan; ama Süreya hepsini yakmıştı. Geriye ise sadece şu iki dize kalmıştı.

net
” Ama daha neyin olayım isterdin, onursuzunum senin”

kediAlıntıdır!

Tomris Uyar’ın gözünden… 1

Edip Cansever, Turgut Uyar ve Mehmed Kemal’le

Erhan Altan’ın, sağlığında Tomris Uyar’la yaptığı söyleşiler kitaplaştı. Tomris Uyar, Turgut Uyar’ı anlatıyor: Ben onun dünyaya açılan penceresi olmaktan da öte bir şeydim, bir parçası gibiydim.

Usta ozan Turgut Uyar’ın hayatı (1927-1985), ölümünün yirminci yılında, oğlunun annesi, öykücü Tomris Uyar’ın bir söyleşisiyle kitaplaştı: Turgut Uyar Üzerine Tomris Uyar’la Söyleşi/Ben Koşarım Aşağlara, Koşarım. Erhan Altan, kitabını şöyle tanıtıyor önsözünde “Bu çalışma, Turgut Uyar’ı tanıyan çok sayıda kişiyle yapılacak söyleşiler dizisi olarak başladı, doğal sonucu bir biyografi çalışması olmalıydı. Ancak yapılan birkaç söyleşinin yeterli malzemeyi sunmaması, Turgut Uyar’a yakınlığıyla tanınan birçok kişiye ulaşılamaması gibi nedenlerle bu girişim yarım kaldı. Okuduğunuz bu metin, ölümünden önce Tomris Uyar’la yaptığım üç görüşmeden oluştu ve yaşasaydı muhtemelen devam edecekti. Sonuçta Turgut Uyar’ın özel yaşamına dair bir söyleşi bu ancak, onu çok yakından tanısa da sadece bir kişinin, Tomris Uyar’ın gözünden aktarılan bir tarih…”
Bu kitap hazırlayıcısının tanımıyla “mutlaka eksik bir çalışma, ama yine de fazlaca ön plana çıkmamış birçok bilgiyi içeriyor.” Bence İkinci Yeni’nin ustalarından bir ozanın ev içi manzaraları, insan ilişkileri ve çalışma koşulları kadar Türkiye’de bir ozanın yazgısını da yansıtıyor. Ayrıca kitabın aynasında Turgut Uyar’ın yaşam çizgileri ve kişiliği kadar net bir başka yaşam da beliriyor: Tomris Uyar’ın yaşamı ve yargıları.

Tomris Uyar’ın gözünden… 2

Turgut Uyar, oğlu Hayri Turgut ile, 1975 civarı.
Zor bir şair 
Turgut Uyar bence Türk şiirinin değeri belirli çevreler dışında yeterince kavranmamış, önemli ozanlarından biridir. Nâzım Hikmet’in ses ve anlatımını anımsatmadan, onu yineler duruma düşmeden uzun öyküler anlatacak sesi bulması önemli özelliklerinden biridir. Tomris Uyar onun şirini zor bir şiir olarak tanımlıyor: “Turgut Uyar bana hep zor bir şair gibi gelmiştir. Yani ilk bakışta sevilmeyen, ancak üstüne çok düşüldükten sonra anlaşılıp yerli yerine oturtulabilecek biri gibi gelmiştir.(…) Çünkü aynen sizin gibi ben de onu insan olarak tanımanın gerekli olduğunu düşündüren bir şiir yazdığını düşünüyordum. Sanki bunun birtakım karşılıkları kendi özel hayatında varmış gibi geliyordu, yani birtakım imajlarının hesabı mutlaka bir yerde gizli gibi geliyordu; ‘gizli’ derken çok saklı değil ama her zaman örtülü olarak -ortada değil de- belki derinlerde bir yerlerde duruyor diye düşünmüştüm.” Tanıştığında, onun kişiliğinin de şiirine benzediğini, zor olduğunu düşünmüş: “Kendisini tanıdığımda ben evliydim, o da evliydi. Ankara’da tanıştık, Sanatseverler Derneği’nde- hiç unutmuyorum-. O bana herhalde bir arkadaşıyla, Ülkü Tamer’le evli, edebiyata düşkün, genç bir kız olarak ilgi gösterdi ama çok sıradan bir ilgi gösterdi. Ben de onun, sandığımdan çok daha -nasıl söylesem- daha derin demeyeyim de daha keşfedilmeye değer bir insan olduğunu düşündüm.” Tomris Uyar’ın Turgut Uyar ile evlenmelerine yol açacak kadar yakınlaşmasının nedeni şiir: “1966 yılında ben zaten Cemal Süreya’dan ayrılmak üzereydim. O da eşinden ayrılmıştı. İstanbul’a gelmişti çocuklarıyla. Burada tanıştık. Asıl tanışmamız herhalde o, çünkü o zaman daha bir yakın oturup konuşma fırsatını bulduk ve mektuplaşmaya başladık. Bu mektuplar önce sadece şiir üzerine mektuplardı. Hâlâ duruyor bende. Genellikle onun şiir üzerine düşünceleri, benim onun şiirleri üzerine düşüncelerim… Ve anladığım kadarıyla çok sıkışık bir dönem geçiriyordu. Yani evlilik hayatında bir süredir yaşadığı tedirginlik ve uyumsuzluk şiirini de etkilemişti, yedi yıldır şiir yazmıyordu. Esin periliği olarak ifade etmek istemiyorum ama herhalde çok konuştuğum, çok dürttüğüm, yazmasını çok rica ettiğim için diyeyim, yavaş yavaş şiir yazma isteği yeniden doğdu.”

Tomris Uyar’ın gözünden… 3

Turgut Uyar ve Tomris Uyar, Büyükdere’deki evlerinde, 1970.

Turgut Uyar’ın kırgınlıkları 

Turgut Uyar, önceleri Ankara’da yaşıyor. Askeri memurluktan ayrıldıktan sonra SEKA’nın Ankara’daki bürosunda çalışıyor. Emekli olup İstanbul’a geldiğinde yeniden iş arıyor. Bulamıyor. Tomris Uyar bu sıkıntılı durumu “İş bulmaya çalıştı. Bir ara takvim gibi saçma sapan bir iş verdiler. Yapardı, verilen işi yapardı. Fakat ne yazık ki, ona iş vermek çok güç geliyordu insanlara. (…) ‘Şimdi Turgut Uyar’a bu teklif edilmez’ diye bir alışkanlık vardı. O yüzden de tabii iş bulamadı pek, yani aradığı işi bulamadı. Sonra belki içkiye ve kabuğuna çekilmesi de bunun bir sonucu olarak olmuştur,” diye özetliyor. Zor koşulların, Tomris Uyar’ın tanımına göre “yaptığı haksızlığın içinde şu kadarcık haklılık olsa, onda ısrar eden”, “çok kıskanç”, sevdiklerine uzun süren şiddetli kızgınlıklar duyan zor bir insanda bunun etkileri ne olur? Turgut Uyar’ın yaşamını zehir eden kemik kırıklarının ardında kırgınlıklar mı vardı? Tomris Uyar’ın anlattıkları, sanki bu kırıkların bir tür dünyadan el etek çekme tavrı olduğunu gösteriyor: ”Fakat bazı şeyler sanıyorum Turgut Uyar’ı çok etkiledi, kırıklar. Bir kere kolunu kırdı, bir kere kalçasını kırdı, yani ciddi kırıklardı hepsi. Ve onlara gereğince bakmadı. Bunun nedenleri çok derinlerde olsa gerek. Ben şu anda pek tahlil edemiyorum doğrusu, belki işime de gelmiyor. Sık sık, dirseği kırılır, kolu kırılır… Hatta kemiklerine bile baktırdım, bir şeyi mi var, kalsiyum fazlası eksiği…. Hiçbir şeyi yok, Accident Prone, ‘kazaya yatkın’ diye anılan kişilerden.” Tomris Uyar yaptığı araştırmalarda bu tür kişilerin iyi yaptıkları işlerin düzeyini yükseltemeyince ya da bir şeyle yüzleşmek istemediklerinde, biraz da bilmeden, bu tür kazalara uğradığını öğreniyor… Anlatılanların ardında yalnızca bir dünyadan el etek çekme tavrı değil, yakınlarına da dünyadan el etek çektirme isteği seziliyor.

Tomris Uyar’ın gözünden… 4

Bütün bir dönemden çizgiler
1963 doğumlu bir şair olan Erhan Altan, sorularla önce Turgut Uyar’ın geçmişinin görüntülerini saptıyor. Dar gelirli, İstanbullu bir ailenin askeri okula giden oğlu. Çok sevilen, kıskanılan albenili bir anne. Görücülükle bile olmayan, aile kararlı bir evlenme. On sekiz yaşında baba olma. Çok sevilen çocuklar… Tomris Uyar ile evliliği ve ilişkilerinin düzeyi. Altan, Turgut Uyar’ın yalnız şiirini değil belli ki yaşamını da epey iyi bildiğini sorularıyla belli ediyor. Tomris Uyar da verdiği yanıtlarla yalnız Turgut Uyar’ı değil tanıdığı ozanları, şiirlerini ve bir dönemi anlatıp, irdeliyor. Örneğin, 1970’lerde daha önce Turgut Uyar’la yakın ilişkisi olan 1960 kuşağından kimi ozanların İkinci Yeni’yi irdeler, eleştirirken Turgut Uyar’ı da eleştirmeleri, bu eleştirilerin Uyar’da uyandırdığı duyguları açıklıyor. Ben Koşarım Aşağlara, Koşarım okunmadan önce ve sonra çalışılması gereken kitaplardan. Turgut Uyar’ın şiirleri (hatta Edip Cansever’in ve Cemal Süreya’nın şiirleri), Tomris Uyar’ın öyküleri dikkatle okunmalı.. Turgut Uyar’ın portrelerini çekmiş Şahin Kaygun’un kimliği araştırılmalı. Sonra da Tomris Uyar’ın “Bir ara ben onun dünyaya açılan penceresi olmaktan da öte bir şeydim, bir parçası gibiydim. Ve kendimi bir parçası gibi hissettiğim için de sıkılıyordum tabii” cümlesini kavramaya çalışmalı.

Kaynak : SENNUR SEZER – Radikal