MPic4694
Kişilere, nesnelere, kendine bağlanırsın; bir gün bunlardan koparsın da. Gerekeni yapmadığını düşündüğünde haklısındır, değilsindir, bilinmez ama, o anda, kopmuşluğunu yaşıyorsundur belki. Kopmuşluk, ölüm de demektir. Bir ölümü yaşarken –ya da, beklerken- bağını öldürmen, duyacağın acıyı azaltmak istediğinden ileri geliyor da olabilir. Senin sözündü:’İkimizle ilişkili kararlarını kendi kendine veren bir sevgili karşısında,’ öyleydi, değil mi?, ‘çekilmekten başka çıkar yol bulamadım.’ Kırıldığın, gücendiğin için yaptığını sanmış olabilirsin bunu. Bana sorarsan kendini savunuyordun, daha çok acıyı daha çok duymamak için; sevgiyi kendi elinle azaltmağa, koparıp yolmağa kalkıyordun… Bir şeyleri silerek bir geçmişin yükünü yeğnileştirmek, azaltmak… O ölçüde kim bilir, geleceğini biraz olsun özgürleştirmek… Öyle kopuşlar güçtür, izi kalır; kopmağa kalkmak kendini de parçalamaktır. Bir yanıyla…
Klavuz / Bilge Karasu

kedi

MPic4694 Mavi

3.
Döşek, minder, sedir, sandalye. Oturulacak, yatılacak, sevişilecek, dinlenilecek, uyunacak. Bunların çağla değişen biçimleri. Boylar, renkler; döşemelik kumaşların niteliği.
      Masalar, tablalar, sehpalar. Kaplar.
      Dolaplar, çekmeceler.
      Ardımız sıra sürüklediğimiz nesneler selinin uğrak yerleri, tozlanma yerleri, tortulaşma yerleri.  Aletlerimiz, gereçlerimiz.
      Sonra da aynalar. Yaşadığımızın, başkalarının aracılığından geçmeyen, başkalarını gereksemeyen kanıtlayıcıları.
      İnimizi donatırken, daha sonra da, süslerken özen gösterdiğimiz, seçtiğimiz, sevdiğimiz, bir gün usanıverdiğimiz, övünüp gösterdiğimiz, kaldırıp attığımız bu nesnelerin topu, önce “yeni alınmış”tır, sonra “yeni” dir, sonra “alışılmış”tır, daha sonra eskimeğe başlar; eskimenin çeşitli biçimleri vardır bir yaşam boyu görülen…  Geçerliliği geçmişlikten, günün çizgilerine uymaz olmuşluktan işlevsiz kalmaya, delinip, kopup, parçalanmaya giden…  Daha sonra da, bir yaşam boyu aşıp zamanın dışına çıkar görününce, içindeki tahta kuruları kemirmelerini sürdüredursun,  kağşamalar ara ara kendini duyuradursun, değişmezliğin, sarsılmazlığın, zamanın dışında kalmışlığın, etkilenmezliğin,  ölmezliğin simgesi haline gelir kimi nesne.  Tarih bu yıkılmazlarla yazılır.  Salt ömürleri biraz daha uzun olabildiği için. O nesneleri yapan eller çoktan dağılmış olsa da arada bir anılırlar. İnsandan çok daha uzun süre yaşayabilen nesnelerdir dünyayı sürdüren. İnsansa, bunları yapmış olmakla övünür ancak.
Lağımlaranası Ya Da Beyoğlu / Bilge Karasu

kedi

MPic4694 yeşil

Ama artık denemeğe, çalışmağa değil de yazıyı “bitirmeğe” oturduğum zaman Bibik de yanıbaşımda olmak ister; kucağıma sığmaz, masaya çıkar, kağıdın üzerine yatmak için sessiz pazarlıklar eder kalemi tutan elimle. Hele temize çekiliyorsa bu yazı, Bibik makinenin kapağına girip uyumaktan da  çabun vazgeçer, mekinenin işlemesini önlemeğe çalışır. Uzaklaşacağımı, kendisini yalnız bırakacağımı sanıyormuşcasına…  Yazının “ortaya çıkması” , kokumuzu değiştiriyor olsa gerek: Kedi besleyen her yazar buna benzer şeyler söylemiş, yazmıştır.
Ne Kitapsız Ne Kedisiz  / Bilge Karasu

kedi

MPic4694 Sepia

Gece nerede, hangi anda başlar? Buna hangimiz karar verebildi? Gecenin geleceği, geldiği, indiği, sardığı, gömdüğü, hep birer benzetim olarak söylenebilir; gecenin üzerimize kapanmakta olduğunu, bizi ezeceğini hepimiz gördük. Hangimiz, kaçınılmaz olduğu bilinen şeyler karşısında bile, kendini biraz daha aldatmaktan, bu kaçınılmazdan kaçılabileceği , belki de bu korkulanın başa hiç gelmeyeceği umuduna- bütün boşluğunu bilerek-kapılmak çocukluğunu göstermekten utanç duydu?  Hiçbirimiz, dense yeridir sanırım. Gecenin çoktan bastırdığını bildiğim halde daha yeni yeni akşam oluyormuş gibi yazı yazmaklığım, kolaylıkla, yapıntının özel özgürlüğünden dem vurarak açıklanabilir; öykücü, öyküsüne istediği yerden başlayabilir demek, güç olmasa gerek. Ama bu başlangıcı seçerken kendimi hala bir takım umutlara, boş avuntulara salmış olmuyor muyum?  Gece, yazdığım gibi, ağır ağır yayıldı ovaya, sonra tepeleri de boğdu.  Yeraltı saraylarından söz ederken, bir takım büyük yapıların bodrum katlarında, beden eğitimi yapıldığı, çeşitli oyunlar oynandığı anlatılan salonları düşünüyordum. Bir masal havası içerisinde anlattıklarım karşısında kendime de, okurlarıma da -kimlerse bunlar… Bu yazdıklarımı birileri okuyacakmış gibi davranıyor muyum gerçekten? Yoksa…- anlatılana inanmamak trforumuz.biz hakkını tanımış, bu hakkı tanımak için uğraşmış olmuyor muydum?  En azından, okurlarım olabileceğine inanmak istiyordum. Oysa şu anda biliyorum ki, benim dışımda bu yazdıklarımı okuyacak, okuyabilecek tek kişi var. Bu kişi defterimi yok etmeyebilir de. Karar vermek bana düşüyor. Şu birkaç defterimi yırtıp yakmak, külünü yemek mi, bitirip her şeyi ona da okuttuktan sonra yok etmek mi, yoksa, ona bırakmak mı gerekir?
Gece / Bilge Karasu

kediKırık Link

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: